Entelektüel yayıncılıkta yeni bir açılım.

  • Osmanlı İmparatorluğu’nda Taşra Elitleri

    “Taşra elitleri” kavramı Osmanlı bağlamında kullanıldığında ilk akla gelen ayan olacaktır, yani 17. yüzyıl sonlarından 19. yüzyıl başlarına kadar Osmanlı vilayetlerinde hakim unsur olan Müslüman ileri gelenler. Bununla beraber, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Taşra Elitleri” konulu Girit Halcyon Günleri Sempozyumu’nda (Resmo, 10-12 Ocak 2003) sunulan yirmi bir tebliğ, 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına uzanan geniş bir döneme ilişkin muhtelif konuları ele alarak “taşra elitleri”nin anlamını genişletip ayanlığın ötesine taşımıştır. Elit çalışmaları, sanayi toplumlarına ve sanayi-sonrası toplumlara özel bir atıfla, daha ziyade sosyoloji ve siyaset bilimi alanlarında gelişmiştir. “Elit” kavramı hakkında söylenebilecek ilk şey bunun biraz müphem bir kavram olduğudur. Kavramın üç temel anlamını özetle şu şekilde ifade edebiliriz: i. insan faaliyetlerinin her alanında “üst sınıf”, ii. gücü elinde tutanlar, iii. düşünce ve faaliyetleri en çok itibar görenler. Elit, tanımı gereği azınlık bir grubu ifade eder, zira bu gruba toplumun üst tabakasına mensup oldukları düşünülenler dahildir; ancak bu, toplumsal bir sınıf değildir. Aslında “elit” kavramı Marksist sınıf analizine bir tepki olarak doğmuştur: Sınıf kavramının çağrışımları öncelikle iktisadi iken elit kavramı büyük ölçüde siyasi güce atıfta bulunur. Bununla beraber bu iki kavram bir noktada kesişir ve 20. yüzyıl içerisinde Marksist ve elitist yaklaşımlar bir dereceye kadar iç içe geçmiştir.

  • Üniversiteler ve Bilgi Avrupası

    Bu kitap hem yükseköğretimin Avrupalılaştırılmasının bir polisiye romanı, hem de politika değişiminin akademik çalışması olmayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda, konunun hükümetlerin önüne geldiği andan Bologna sürecine kadar giden yoldaki tüm ayrıntılarıyla bir Avrupa yükseköğretim fikrini takip eder. Hemen tüm uzman ve düşünürlerin inandığı üzere Avrupa Topluluğu’nun (AT) Erasmus programı bir atılım meydana getirmiştir. Ayrıca Bologna süreci, hükümetler, üniversite ve öğrenci yapıları için öncekilere göre daha iyi bir dayanak oluşturan bir yeniliktir. Bu tespit şunu gösterir ki, politika kapasitesinin azaldığı yerlerde bile bu istek bir şekilde kendini her zaman diri tutmuştur. Esas mesele bunun niçin böyle olduğunu anlamaktır. Bu tespit, yükseköğretimde AT veya AB’nin rolü fikrine inatçı bir şekilde adanan aktörler tarafından oynanan kısmı da dâhil, siyasetin ve sürecin fırsatları ve kısıtlarıyla ilgili politika sonuçlarını anlamak için bizi cesaretlendirmektedir. AB klasik bir hükümet şekli olmamasına rağmen, onun gündeme getirilen veya rafa kaldırılan bir konuyu devreye alma hususunda teşhis edilebilir politika-oluşturma süreçlerini kullanan özel bir bağlamda ve özel kurumsal konfigürasyonlarda siyasete hayli tanıdık bir tarafı vardır. Bu çalışma, gözlerden uzaktaki gündem belirleme sürecini ve alınacak kararlardan önceki politika dönüşümlerini etkilediği için AB’de politika belirleme siyasetini öne çıkarmayı amaçlamaktadır.

  • Alman İdealizmini Anlamak

    Alman İdealizmi 1781’de, Kant’ın "Saf Aklın Eleştirisi"nin yayınlanmasıyla başladı ve elli yıl sonra, Hegel’in ölümüyle son buldu. Aradaki yarım asır hiç şüphesiz felsefe tarihindeki en önemli ve en etkili zaman dilimlerinden biriydi. Bu dönemin filozofları ve geliştirdikleri fikirler felsefenin bütün alanlarını kökten değiştirdi ve hem beşeri bilimler hem de sosyal bilimler alanlarında hâlâ hissedilen bir etkiye neden oldu. Kant, Fichte, Schelling ve Hegel –en önemli dört Alman İdealisti–, Marx’a ve Kierkegaard’a, fenomenolojiye ve varoluşçuluğa, eleştirel teoriye ve postyapısalcılığa giden yolu açtılar ve bunu yaparak, çağdaş sosyal ve siyasal teoride, din araştırmalarında ve estetikte hâlâ hayli görünür olan bir iz bıraktılar. Öte yandan, başta Yeni-Kantçıların, mantıksal pozitivistlerin ve Bertrand Russell’ınkiler olmak üzere, Alman İdealizmine verilen tepkiler de analitik felsefenin kurulmasında etkili oldu. Analitik felsefe bugün de Avrupa felsefe geleneğini gittikçe daha incelikli bir biçimde kavrayarak ondan faydalanmaktadır. Dolayısıyla Alman İdealizmi hem kıta felsefesinin hem de Anglo- Amerikan felsefenin kökeninde yer almaktadır. Alman İdealizmi olmasaydı, ne 20. yüzyılın büyük kısmında felsefe disiplinini şekillendiren bu keskin hizipleşme, ne de günümüzde bu verimsiz entelektüel hizipleşmeyi anlayarak aşmak yönündeki umutları besleyen kaynaklar olurdu.

  • Cihan Harbi ve Yeni Filistin

    Elinizdeki kitap, Filistin’in tarihine, klasik bir “Arap-Yahudi” çatışması yerine tam da yukarıdaki satırlarda değindiğim gibi nisbeten ihmal edilmiş bir açıdan farklı bir pencere açıyor. Ele aldığı arşiv belgeleri, yerel tarih çalışmaları, özel aile evrakları gibi özgün materyallerle ortaya ilgi çekici bir tablo koyuyor. Muhammed Behçet ve Refik Temimi isminde iki Osmanlı memurunun hazırladığı kapsamlı bölge araştırmasından yola çıkarak Filistin’in etnografik yapısının ve bölgenin “Osmanlı Filistini” kimliğinden koparak yeni ve müstakil bir Filistin oluşuna giden karmaşık sürecin izlerini sürüyor. I. Dünya Savaşı’nın yıpratıcı günlerinde Filistin’in içinden geçtiği süreçleri, merkeze sadık ancak merkezin mutlak hâkimiyeti olmaksızın Osmanlı’ya tutunma çabalarını, olaylara bakışta ortaya çıkan merkez-taşra farkının yaşanan kopuş sürecindeki etkilerini, Osmanlı’nın bölge siyasetinin bölgedeki yansımalarını, korkulan kopuşa mani olmak için ortaya konan ve en temelde merkezle ilişkiyi güçlendirmeye dönük modernleşme politikalarını ve bunların Yeni Filistin’in teşekkülündeki kentsel ve toplumsal yansımalarını, Filistin toplumunun farklı unsurlarının kendi içlerinde yaşadıkları mücadeleleri, zihni değişimleri bir belgesel roman tadında okuyucuyla buluşturuyor.

  • Bilâd-ı Şam’da Osmanlı İktidarı ve Yerel Güçler

    Bu çalışmanın esasını, Osmanlı Bilâd-ı Şam’ının sahil kesiminde yer alan Sayda eyaletinde yaşamış yerel güçlerin tarihi hakkında, 2011-2018 seneleri arasında hazırlanmış olan doktora tezi oluşturmuştur. Sayda eyaleti gibi farklı dinlere ve etnik kimliklere sahip toplumların yaşadıkları bir bölgede etkin olan yerel güçlerin tarihini araştırmak, araştırmada karşılaşılan meselelere getirilen mevcut çözümleri güncellemek veya yeni çözümlerin arayışına girmek, ilgili kaynak ve literatürü iyi tanımayı gerektirir. Türkiye’de bu gibi konularda araştırma yapıldığında karşılaşılacak güçlüklerin başında ise, bölgenin yerel tarih kaynaklarına ulaşma konusunda yaşanan zorluklar gelmektedir. Bu güçlükleri aşabilmek adına ülkemizde ulaşılamayan yerel kaynakların ve literatürün temin edilmesi için Ürdün ve Lübnan’a iki araştırma seyahati yapılmıştır. Bu kapsamda, Ürdün Devlet Üniversitesi’nin kütüphanesinde 2015 senesinin yaz mevsiminde bir aylık araştırma dönemi geçirildi. 2017 senesi bahar mevsiminde ise Lübnan’da üç ay süren bir araştırma yapıldı. Lübnan’da geçirilen zaman zarfında Sayda, Beyrut ve Trablus’taki yerel kaynaklara ulaşma fırsatı yakalandı. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin kütüphanelerinden yararlanıldı ve bölgedeki uzmanlarla fikir alışverişinde bulunuldu.

  • Türk Dünyası ve Göç

    Türk Dünyası ve Göç, Türk dünyasında göçün tanımlanması, göçün nedenleri, kültüre ve kimliğe etkileri, yeni coğrafyalarda yaşanılan zorluklar, diaspora, göç veren ve göç alan ülke ile ilişkiler, göçmenlerin sorunları, beklentileri, çözüm önerileri, küresel ve bölgesel aktörlerin göçe etkileri, sivil toplum kuruluşlarının göç konusundaki çalışmaları, ülkelerin göç ve göçmen politikalarının değerlendirilmesi konularını içerecektir. Çalışma, Türk dünyasında gerçekleşen göçler hakkında tarihsel bilgi vermeyi, göçü bizzat yaşayanların anılarına yer vermeyi amaçlamaktadır. Uzun yıllardır dış göç alan ülkemizde son yıllarda, göç üzerinde pek çok çalışma yapılmaktadır. Türkiye’ye gerçekleşen göç literatürüne önemli bir katkı sağlayacak olan bu çalışma kapsamında Batı Türkistan ve Doğu Türkistan’dan göç, Bulgaristan Türklerinin göçü, Ahıska Türklerinin göçü, Tatar ve Başkurtların göçleri, Kafkasya’dan göçler, Avrupa’ya göçler ve yaşananlar üzerinde durulacaktır. On beş makaleden oluşan bu çalışma bir referans kitap olma amacını taşımaktadır. Bu amaca uygun olarak konusunda uzman, kendisi ve/veya ailesi bu göçü bizzat yaşamış akademisyenlerin makaleleri kitap içinde yer almıştır.

  • Nitel Araştırma Nasıl Yapılır?

    Nitel araştırma hipotezden bulguya nadiren dosdoğru bir yol izlediğinden, kitap içinde zikzaklar çizmek ayrıca işe yarayabilir. Gördüğümüz gibi, bu bir engelden ziyade sahada yeni fikir ve fırsatlar doğdukça çalışmanıza yeniden yoğunlaşmanız için bir şanstır. Sonuç olarak, çoğu okuyucu bir vesileyle kitabın içinde geriye ve ileriye doğru gitmek isteyecektir. Bunun yerine, kitabı baştan sona gözden geçirip devamında araştırmanızın muhtelif aşamalarına hitap eden belirli bölümleri daha ayrıntılı bir şekilde incelemek isteyebilirsiniz. Bu kitaptaki örnek ve alıştırmalar yeni başlayanlara sınavlarda doğru cevaplar verme yeteneği kazandırmaktan ziyade, pratik beceriler kazanmalarına imkân sağlamak için tasarlanmıştır. Alıştırmalar, çoğunlukla bulundukları bölüme denk gelen araştırmanızın seviyesine göre değişiklik gösterir. Dolayısıyla, kitap boyunca gezinirken veya onu hızla tararken, danışmanınızdan geri bildirim ve tavsiye alarak çalışmanızın ilgili aşamasındaki alıştırmalara dönmeniz daha mantıklı olacaktır.

  • Özgürlüğün Anlamı

    Özgürlük sorunu gibi karmaşık bir soruna yaklaşmanın muhakkak ki birçok yolu vardır. Elinizdeki çalışma, dolayısıyla, bu mümkün yollardan yalnızca bir tanesini temsil etmektedir. Bu çalışmada, olabildiğince, özgürlük sorununu felsefesinin merkezine yerleştirmiş filozoflara yönelerek onların fikirlerini teşrih masasına yatırmak şeklinde bir yol izlemeye çalıştım. Daha spesifik olarak, mevcut çalışma, felsefe tarihinde (Platon’dan Sartre’a) ortaya konmuş başat özgürlük tasavvurlarını eleştirel bir diyalogla incelemeye ve tartışmaya teşebbüs etmektedir. Ama aynı zamanda bu diyalogdan hareketle özgürlük fenomenini ve sorununu en önemli ve somut veçheleri itibarıyla yakalayabilmek ve yorumlayabilmek gibi bir amaç gütmektedir. Özgürlük “fenomenini” felsefi olarak anlamaya ve tasvir etmeye çalışmanın yanı sıra, modern süreçte özgürlük tecrübesinin nasıl bir dönüşüm geçirdiği de dikkatimizin odağında olacak. Bu çerçevede, bazı düşünürler özellikle önemli hale gelmektedir. Mesela, modernitenin şafağında Bruno ve Descartes, geç modern dünyada ise Jean-Paul Sartre.

  • İslam’da Bilimin Yükselişi

    M.S. 800 ile 1450 arasında, günümüzde “müspet ilimler” (exact sciences) olarak adlandırdığımız bilimsel çalışmaların en önemli merkezleri, çok uluslu İslam dünyasın içerisinde yer almaktaydı. Bu isimle anılan bilimler, aritmetik, geometri, trigonometri ve bunların uygulama alanlarını içermekteydi. Astronomi, astroloji, coğrafya, haritacılık ve optik bu uygulama alanlarının en önemlilerinden birkaçıdır. Sekizinci ve dokuzuncu asırlarda, Yunan biliminin yekûnu, tıp ve felsefe ile Hint ve İslam-öncesi Pers bilimleri, Pehlevîce, Sanskritçe, Yunanca ve Süryaniceden yapılan zahmetli tercümeler sonucunda İslam medeniyetince benimsenmiştir. Ayrıca bu süreçte Arapça, asırlar boyunca devam eden zengin ve aktif bir bilim ve felsefe geleneğinin dili haline gelmiştir. On birinci ve on ikinci yüzyıllarda, birçok Arapça bilim eseri ve Yunanca bilim ve felsefe eserlerinin Arapça versiyonları Latinceye tercüme edilerek Ortaçağ Latin kültürü tarafından benimsenmiştir. Bu tercümeler, Avrupa’daki “12. yüzyıl Rönesansı”nın ortaya çıkışında büyük bir öneme sahiptir. Bununla beraber, 16. asırdaki Rönesans sırasında da müspet ilimlerin gelişiminde önemli rol oynamıştır. Ancak, İslam dünyasındaki bilimsel başarıların yalnızca küçük bir kısmı Ortaçağ Avrupası’na taşınmıştır. Şüphesiz, İslam dünyasındaki bilimsel teşebbüsler, İslam kültürünün kendine özgünlüğü bağlamında başlı başına araştırılmayı bekleyen önemli bir konudur.

  • Küresel Tarih Nedir?

    C. A. Bayly, biraz da provokatif bir biçimde, “Artık bütün tarihçiler dünya tarihçisidir” der ve ekler, “Fakat çoğu bunun henüz farkında değil.” Gerçekten de küresel tarihin ya da dünya tarihinin son zamanlarda yükselişte olduğu konusunda hiç şüphe yoktur. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve İngilizce konuşulan diğer ülkelerde, küresel tarih konusu, tarih disiplini içinde son on yıllarda en hızlı büyüyen alandır. Bu akım, küresel tarihin yükselişte olduğu ve genç kuşak tarihçilerin ilgisini çektiği Avrupa ve Doğu Asya’da da takip edilmektedir. Bu konuda yayınlanan dergiler ve yapılan toplantılar artık her yerde yaygınlık kazanmıştır ve “küresel boyutlar” çoğu yerde başarılı proje tasarılarının neredeyse zorunlu bir parçası haline gelmiştir. Fakat küresel tarihin popülerliğindeki bu artış gerçekten de her tarihçinin bir küresel tarihçi olduğu anlamına gelir mi? Peki küresel tarihi bu kadar popüler yapan nedir ve bu akım neden şimdi gündeme gelmiştir? Bu yükselişin birden fazla nedeni vardır. Bunlardan en önemlisi, ilk olarak Soğuk Savaş’ın sona ermesini, ikinci olarak ise 11 Eylül 2001 olaylarını takip eden küresel süreçlere olan yoğun ilgidir.

  • Derviş Zaim Sinemasına Tersten Bakmak

    Derviş Zaim, sinemasında zor olana taliptir, Türk sinemasında çok da fazla örneği olmayan, gelenekle irtibat kurmaya çalışan bir film dili üzerine kafa yorar. Ebru, hat, minyatür, gölge oyunu gibi geleneksel sanatlardan ve bu birikimin anlam dünyasından yola çıkarak yeni bir sinema dili inşa etmeye çalışır. Bunu yaparken bir taraftan gelenek üzerine kafa yorar bir taraftan da modern olana kayıtsız değildir. Doğu ile Batı arasında kalmış olmanın, bu gerilimli etkileşim alanının imkânları üzerine düşünür. Seçtiği konudan tutun da karakterlerine, kurgu tercihlerinden oyuncu yönetimine kadar sinemasının her alanına nüfuz eder bu arayışı. Zaim’i ayrıcalıklı kılan yönlerinden biri de sinemasının pratiği kadar teorisi üzerine de kafa yormasıdır. Bu teorik çabası, öne çıkardığı kavramlarla Zaim sinemasının katmanları yoğunlaşır ve dolayısıyla filmlerini okumak/anlamak isteyenlerden daha büyük bir dikkati talep eder. Bilim ve Sanat Vakfı’nda düzenlenen “Dünden Bugüne Derviş Zaim Sineması” programı kapsamında, “Derviş Zaim Sinemasına Testen Bakmak” başlıklı kapalı bir oturumda, yönetmenin sineması üzerine çalışan akademisyen ve yazarların bir araya gelerek yaptığı tartışmalar bu manada önemlidir.

  • Karagöz'den Günümüze Temaşa

    Osmanlı’da geleneksel temaşa sanatlarının uzun ve köklü bir geçmişi vardır. Özellikle Ramazan aylarında geleneksel semtlerde eğlence kültürünün bir parçası haline gelen temaşa sanatları beraberinde kendine ait bir gösteri kültürünün, mekânların, hikâyelerin ve sanatçıların da yetişmesini sağlar. 19. yüzyılda önce tiyatro, sonrasında da sinematografın öncülleriyle birlikte temaşa sanatları da dönüşmeye başlar. Orta oyunu ve meddahlık tiyatro ile karışarak tuluat isimli yeni bir performans sanatına evrilir. Sinematografın çıkmasıyla birlikte temaşa sanatları ise gerilemeye başlar. Osmanlı’nın son döneminde bu yüzden de siyasi, ekonomik ve sosyal değişimlerin bir tezahürü temaşa kültürüne de yansır. Bu kültürün en sembolik figürü Karagöz’dür. O dönemde yayınlanan gazetelerde insanlar yeni icad olunan aygıtın yaygınlaşmasını Karagöz karikatürlerini konuşturarak anlatır. Karagöz bir tasvirin ötesine geçerek değişen kültürün de ifade aracına evrilir. Biz de bu amaçla sinemanın bu topraklardaki yolculuğunu anlatırken Karagöz’ün kültürümüzdeki yerleşik ve sembolik değerini kullanmak istedik. Karagöz’ün öncülüğünde meddah, orta oyunu ve tuluat sanatçılarının oluşturduğu kültürün yıllar içerisinde sinematograftan dijitale doğru evrilen yolcuğuna ışık tutmayı arzuladık.

  • Küreselleşen Dünya Siyaseti

    Bu kitabın amacı, okuyucuya küreselleşen dünyada dünya siyaseti hakkında bir bakış açısı kazandırmaktır. Biz, özellikle böyle bir dönemde dünya siyasetini açıklamanın zor olduğunu düşünüyoruz; çünkü küreselleşme hassaten ihtilaflı bir terimdir. Küreselleşme çağının ne anlama geldiği ve küreselleşmenin dünya siyasetinin ana özelliklerini önceki dönemlere nazaran farklı kılıp kılmadığı soruları üzerine önemli tartışmalar süregitmektedir. Bu kitabın üç temel hedefi olduğunu söyleyebiliriz: 1) Birçok kişinin ‘küreselleşme’ olarak tanımladığı bir çağda dünya siyasetine genel bir bakış sunmak, 2) Günümüz dünya siyasetini açıklayan mevcut temel teorik yaklaşımları özetlemek, 3) Küreselleşmenin dünya siyaseti üzerinde kökten bir dönüşümü temsil edip etmediği sorusunu cevaplamak için gerekli malzemeyi sağlamak.

  • Yaşamın Metafiziği

    Yeniden Hegel… 2020 yılında yeniden Hegel’e dönüp onun felsefesini bir kez daha ele almaya kalkışmanın gerekçesi ne olabilir? 2020, Hegel’in doğumunun 250. yıldönümüydü ve tüm dünyada çeşitli anma etkinlikleriyle yad edildi. Bu kitap da Hegel’in doğumunun 250’nci sene-i devriyesi şerefine bir armağan olarak görülebilir. Türkiye’de çok tanınan ama en az bilinen filozoflardan biri olan Hegel’in üzerine böyle bir monograf yazmak, ülkemizde yok denecek kadar az olan Hegel literatürünün oluşmasına katkı olarak sunulabilir. Yine de böylesi bir çalışmaya girişmenin amacı tabii ki Alman filozofun ruhunu şad etmek değildir. Hegel’e geri dönüşlerin her zaman dünya tarihsel özgül koşulları vardır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sosyalizm baskıcı bir devlet mekanizmasına dönüşürken, Hegel bir eleştiri kaynağı olarak yeniden keşfedilmişti. Batı tarzı demokrasinin evrensel hakimiyeti ve tarihin sonu da yine Hegel’e dönerek ilan edildi. Üstelik neoliberal bireycilik toplumları sefalete ve yılgınlığa sürüklerken Hegelci liberalizm eleştirileri yeniden gündeme geldi. 2000’li yıllardan sonra ise bir Hegel rönesansı yaşanmaktadır. Dahası Hegel’in tüm gerçekliği, zorunlu bir rasyonel çerçeve içine sıkıştırılmaya çalışılan klasik bir metafizikçi olduğu yönündeki önyargı giderek dağılmaya başladı; hem Kıta Avrupa’sı tarzı felsefe çevrelerinde hem de analitik felsefede Hegel metafiziğine yönelik ilgi giderek arttı. Yaşamın Metafiziği, Hegel’e geri dönüşler yöneliminin bir devamcısıdır.

  • Varlık ve Zaman’ı Anlamak

    Felsefe tarihinde kimi filozoflar, hem kendilerinden sonra gelen filozofları hem felsefeyle ilgilenenleri etkilemeleri bakımından müstesna bir yere sahiptirler. Bu filozofların her birinin felsefe tarihinde yer edinmelerini sağlayan bir Magnum opusu vardır. Bu filozoflar, mevzubahis “şaheser”leri vasıtasıyla sadece kendi yaşadıkları dönemde değil sonraki dönemlerde de etkili olmayı sürdürürler. Eserleri aracılığıyla bu isimlerin felsefeleri de her daim felsefi çalışmaların konusu olmaktadır. Bir kılavuz eşliğinde okunmaksızın çoğu kez kolay kolay anlaşılamayacak bu eserler, felsefe ile uzmanlık düzeyinde iştigal etmeyenlere ulaşabilmesi için, işin uzmanları tarafından, anlaşılma zorluklarını giderecek şekilde yorumlara tabi tutulur. Elbette bu eserler hakkında yazılmış kitapları okumak, bizatihi o eseri okumak anlamına gelmemekle beraber bu yorumlar, bir açıdan o eserin ufkuna okuyucuyu aşina kılmak suretiyle metnin kendisiyle yüz yüze gelebilmeleri adına bir “merdiven” işlevi görürler. Her anlamanın, anlatılanı olduğu gibi anladığı; her yorumun, olanı olduğu gibi aktardığı düşünülmemek kaydıyla, bu önemli eserleri yorumlayan metinlerin sağladığı faydalara hem felsefeyle yakından meşgul olanlar hem düşünme serüveninin bir durağında bu eserlerle karşı karşıya gelenler tanıklık etmişlerdir.

  • Başlangıçtan Günümüze İslâm Kelâmı

    En yalın hâliyle “İslâm vahyinin getirdiği itikadî ilkeleri aklî açıklamalarla ispat etmek ve savunmak” şeklinde tanımlanabilecek olan kelâm, diğer “İslâmî” ilimlerden farklı olarak, tarihin her döneminde tartışmalı bir ilim olmuştur. Vahyin yanına aklı bazen yardımcı, bazen (çoğunlukla eş mahiyette, kimilerinin elindeyse daha önde olarak) alternatif bir “bilgi” (ve bazı durumlarda “hüküm”) vasıtası kılması hasebiyle yeni bir paradigma oluşturması bu tartışmaları ateşleyen ve besleyen en temel unsur olmuştur. Bu tartışmalı konumuna rağmen kelâm ilmi İslâm toplumu içerisinde, ilk akla gelebilecek bir örnek olarak İbn Teymiyye’de (ö. 728/1328) olduğu gibi, ona karşı cephe alan kimi şahsiyetlerin bile kendisine dayanması gerekecek derecede daima baskın ve görünür olmaya devam etmiştir. Bunda kelâmın, kelâm üzerine yazılan hemen her kitapta görülen İslâm inançlarını ispat ve tahkim etmek, Müslüman bireyin inançla ilgili problemlerine cevap vermek gibi hakikaten bir gerçekliği ifade eden misyonunun ötesinde, İslâmî ilimler içerisinde fıkıhla birlikte âdeta “İslâmî kimliği inşa eden” iki disiplinden biri olması hasebiyle vazgeçilmez oluşunun payı vardır.

  • İslam ve Bilim

    İslam toplumlarında müspet bilimler üzerine çalışan nispeten az sayıda tarihçi, yirminci yüzyılın ikinci yarısında bu tarihsel araştırma alanını dönüştürdüler. Bu dönüşüm iki yolla gerçekleşti: (i) Pek çok örnekte görüleceği üzere, bilim tarihi içerisinde uzun bir zaman diliminin temsil ettiği İslam tecrübesine hasredilmiş çalışmalara yönelik olan ve İslam bilimlerine dair çağdaş genelci (generalist) değerlendirmeleri etkilemeye devam eden önceki yaklaşımlara çerçeve sunmuş ve genel kabul görmüş dönemlendirme şemalarını yeniden gözden geçirdiler. (ii) Belirli eserlerin derinlemesine ve dikkatli bir biçimde yapılmış bilimsel ve filolojik analizleri sayesinde çeşitli bilim disiplinlerini kendi tarihsel ve kültürel bağlamlarına etkin bir biçimde konumlandırmak suretiyle bu bilimlerin, yalnızca modern Batı bilimleriyle ilişkileri nispetinde teleolojik bir perspektiften değerlendirilmesinden kaçındılar.

  • Fizik ve Felsefe

    20. yüzyılın en etkili bilim insanı ve düşünürlerinden Werner Heisenberg Fizik ve Felsefe’de doğa bilimlerinde daha doğrusu fizikte yaşanan son devrimin hikayesini felsefi arka planıyla birlikte birinci elden anlatıyor. Heisenberg’in 1955-56 güz döneminde İskoçya St Andrews Üniversitesinde bilim ve felsefe ile ilgilenen bir öğrenci/dinleyici kitlesine verdiği Gifford dersleri serisinden çıkan kitap (1958) kısa sürede bilim felsefesi literatürünün klasikleri arasındaki yerini almış ve uluslararası ölçekte geniş bir okur kitlesine ulaşmıştır. Nitelikli de olsa ilk baskısından bu yana uzunca sayılabilecek bir süre geçmiş bir metnin bugün için önemi ne olabilir? Çağdaş fizikte özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmeler hesaba katıldığında Heisenberg’in sunduğu çerçevenin büyük oranda değiştiği doğrudur.

  • Araştırma ve Bağlantılı Bilgi

    Araştırma ve Bağlantılı Bilgi: II. Dünya Savaşı’ndan İtibaren Amerikan Araştırma Üniversiteleri, Roger L. Geiger’ın ABD araştırma üniversiteleri hakkındaki iki ciltlik çalışmasının ikinci cildidir. 1900-1940 arasını inceleyen ilk cilt daha çok üniversitelerin ilk kurumsallaşma dönemini ele almaktadır. İkinci cilt ise araştırma üniversitelerinin bir çok açıdan atılım içine girdiği 1940-1990 dönemini ele alıyor. Geiger, araştırma üniversiteleri tarihi konusundaki önde gelen uzmanlardandır. Esas ihtisas alanı olan ABD araştırma üniversiteleri hakkında çok sayıda kitap ve makalesi bulunan Geiger’ın elinizdeki kitabı araştırma üniversiteleri tarihinin en kritik ve etkili dönemini oldukça ayrıntılı olarak aydınlatıp, kurumsal tarihleri itibariyle belgeleyen ve özel vaka incelemeleriyle bu tarih içindeki başarı ve başarısızlıkları karşılaştırmalı olarak ele alan köşe taşı bir eserdir.

  • İsrail’de Çatışan Kimlikler

    İsrail’de Çatışan Kimlikler, İsrail vatandaşı Filistinliler ve Yahudiler arasındaki ilişkiler ile Filistinli vatandaşların İsrail devleti ile olan münasebeti üzerine odaklanmaktadır. İsrailli Filistinliler ile Yahudiler arasında halihazırda var olan toplumsal güvenlik ikilemini anlayabilmek için önce Araplar ile Yahudilerin Filistin topraklarındaki karşılaşma süreci ele alınacaktır. Bunun için ise Roe’nun toplumsal güvenlik ikileminin ortaya çıkış aşamaları iki topluluk ilişkilerinin tarihsel sürecine tatbik edilecektir. Bu çalışmada Roe’nun ortaya koyduğu dört analitik boyuta –muğlaklık, belirsizlik, en kötüyü varsayma, etki-tepki süreci– beşinci bir analitik boyut ilave edilmek suretiyle teorik katkıda bulunulmaya da çalışılmıştır. Belirsizlik aşamasından, en kötüyü varsayma aşamasına geçişte neden sonuç ilişkisini kuracak bir kavramsal boşluk olduğu düşüncesinden hareketle –sosyal psikolojinin çıkarımlarının da yardımıyla– iki grubun giderek kutuplaştığı cepheleşme boyutu analize eklenerek Filistinliler ile Yahudiler arasındaki toplumsal güvenlik ikilemi beş aşama üzerinden analiz edilecektir.

Yeni Çıkanlar

Medeniyetlerin Ben-idraki
Ahmet Davutoğlu

Son dönemde en çok kullanılan ama üzerinde en az tefekkür edilen kavramların başında medeniyet ve onunla irtibatlı tanımlamalar gelmektedir. Bu kitap, kapsayıcılığı, bütüncül niteliği ve oluşturduğu geniş anlam haritası ile son derece önemli bir muhteva barındıran medeniyet kavramı ve teorisi etrafında bir zihnî yenilenme gerçekleştirebilmek amacıyla kaleme alınmıştır.

Medeniyet Dönüşümü
Ahmet Davutoğlu

Bugün Müslüman toplumların aydınları ve siyaset yapımcıları bu yüzleşmeyi düşünce özgürlüğü içerisinde rasyonel ve samimi bir şekilde gerçekleştirmekle sorumludurlar. Bu kitap böylesi bir yüzleşmeyi yapabilmek amacıyla daha Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında kaleme alınmıştı. Şimdi Türkçe olarak yayınlanan bu eserin, son çeyrek asırda zarureti daha da belirginleşen böylesi bir yüzleşmeye katkıda bulunacağını ümit ediyoruz.