Entelektüel yayıncılıkta yeni bir açılım.

  • Biyolojiyi Benzersiz Kılan Nedir?

    Çoğu bilim felsefecisinin, bilim felsefesinin problemlerinin mantıkla çözülebileceğine inanmasını anlamıyorum. Philosophy of Science dergisinin tüm sayılarında yer alan sonu gelmez tartışmalar, çözüme ulaşmak için en iyi yolun bu olmadığını göstermektedir. Deneysel bir yaklaşım daha iyi bir yol gibi gözükmektedir. Gerçekten de varılan bu sonuç, sorulması gerekli bir soruyu doğurmaktadır: Bilim felsefesine geleneksel yaklaşımın mümkün olan en iyi yol olup olmadığı. Biyoloji felsefesi yapılması planlanıyorsa, bununla yüzleşilmelidir. Geleneksel yaklaşım, biyolojinin diğer tabiat bilimleri gibi bir bilim olduğu varsayımına dayanır, ancak bu varsayımın sorgulanacak pek çok yanı vardır. Bu durum, biyoloji felsefesi yapılırken bilim felsefesinin şimdiye kadarki geleneksel yaklaşımından farklı bir yaklaşım seçmemesi gerekip gerekmediğinin sorgulanmasını gündeme getirir. Bu sorunun cevaplanabilmesi için biyolojinin kavramsal çerçevesinin derin bir analizinin yapılması ve fiziğin kavramsal çerçevesiyle karşılaştırılması gerekmektedir. Görünen o ki, böyle bir analiz ve karşılaştırma hiç yapılmamıştır. Bunu yapmak, bu eserin temel hedefidir.

  • Deleuze’ün Film Felsefesinin İzleri

    Gilles Deleuze’e göre zaman, yeninin yaratılması için sürekli tekrarlanan olanaklılık olarak tanımlanan Olay’dır. Şüphesiz sinema 1895 yılında doğarken kimse onun felsefi bir makine olmak bir yana, bir sanata dönüşeceğini bile tahmin edemezdi. Sinemanın kökleri hakkında Deleuze şunları söyler: “Bir şeyin özü asla başlangıcında ortaya çıkmaz; sahip olduğu güçlerin doğrulandığı oluşum sürecinde ortaya çıkar.” Yeni bir şeyin ortaya çıktığını ancak geriye dönüp baktığımızda fark edebiliyoruz....Felsefe, bir kendini icat yahut Foucault’un veciz ifadesiyle “benden başkası olma” yolculuğudur. Aynı zamanda felsefe –kavram icat etme ve yaratma yönüyle –pragmatizmdir. Kişi başkasının fikrini keşfetmek için felsefeden bahsetmez; aksine yaratma eylemi içinde kendisi için düşünmek amacıyla yapar bunu. Gilles Deleuze’ün fikirlerini keşfe çıkarken, sevgili okur, topluluğumuzun veya göçebe aşiretimizin sanal üyesi, yalnızca felsefe dinlemeyi veya okumayı değil, felsefe yapmayı da ihmal etme. Bunu şimdi, kendimiz için yapmalıyız. 2009 yılındayız ve Gilles Deleuze’ün film felsefesinin izleri tekrarlanmaya, yeni düşünceleri ateşlemeye devam ediyor. Yeni Deleuze yüzyılına hoşgeldiniz!

  • Deleuze, Sinema ve Felsefe

    Gilles Deleuze’e göre zaman, yeninin yaratılması için sürekli tekrarlanan olanaklılık olarak tanımlanan Olay’dır. Şüphesiz sinema 1895 yılında doğarken kimse onun felsefi bir makine olmak bir yana, bir sanata dönüşeceğini bile tahmin edemezdi. Sinemanın kökleri hakkında Deleuze şunları söyler: “Bir şeyin özü asla başlangıcında ortaya çıkmaz; sahip olduğu güçlerin doğrulandığı oluşum sürecinde ortaya çıkar.” Yeni bir şeyin ortaya çıktığını ancak geriye dönüp baktığımızda fark edebiliyoruz. “Bir şeyin özü asla başlangıcında ortaya çıkmaz.”: aynı sözler Deleuze’ün 1983 ve 1985 yıllarında Fransa’da yayımlanan iki ciltlik sinema ve felsefe çalışması Cinéma 1. L’Image-Mouvement ve Cinéma 2. L’Image-temps için de geçerlidir denebilir. Her ne kadar kitaplar kısa zamanda tercüme edilip 1986 ve 1989 yıllarında Minnesota Üniversitesi yayınlarından ABD’de çıkmışsa da takip eden on yıl içinde Anglofon film çalışmaları üzerindeki etkileri çok az olmuştur. İlk olarak 1991 yılında, birinci Körfez Savaşı’nın en civcivli günlerinde Paris’teyken bu kitaplar hakkında bir değerlendirme yazısı kaleme alarak işe başlamıştım. Küçük bir proje olarak başlayan çalışma, hayatımın beş yılını harcadığım Gilles Deleuze’s Time Machine ismiyle ortaya çıktı. Deleuze’ün benim için neler ifade edeceği hakkında o zamanlar çok az fikrim vardı: daha birçok şeyle birlikte “bir felsefi dost,” bir aracı, bir kavramsal kişilik.

  • Dünya Tarihinde Ticaret

    Tarihle ilgili kitapların çoğu, zaman, mekân ve konu gibi bildik kategoriler altında sınıflandırılabilir. Bu çalışma ise biraz alışılmışın dışındadır; çünkü her şeyden önce, sosyal bilimlerin tanınmış disiplinleri arasında belirsiz bir yerde durmaktadır. Bu noktada tarihsel iktisadi antropoloji etiketi, bu eseri nitelendirmeye diğerleri kadar uygundur. Yine de söz konusu bu üç disiplin arasında öncelikli olan tarihtir. Çalışma aynı zamanda küçük fakat gelişen bir alan olan karşılaştırmalı dünya tarihi kapsamına girmektedir. “Karşılaştırmalı” denmesinin sebebi, çalışmada kültürler arası ticaretle ilgili belli olguların soyutlanarak aralarındaki benzerlik ve farklılıkların araştırılmasıdır. “Dünya” nitelendirmesi çalışmanın her yerde olup bitenleri “kapsama” gayretinden değil, Batılı etnosentrik bakıştan kaçınma çabasından ileri gelmektedir. “Tarih” denmesi ise eserin çok uzun bir dönemde gerçekleşen değişimleri ele almasından kaynaklanır. Tarih şeklinde adlandırılmasının bir nedeni de eserin tarihçilere ait, “İnsan toplumları zaman içinde nasıl ve neden değişmiştir?” sorusunu sormasıdır. Ancak çalışma, iktisatçı ve antropologların ele aldığı değişim türleriyle de ilgilidir ve bu nedenle bu alanlardan kimi kavramları ödünç almıştır.

  • İlerleme ve Sorunları

    Epistemoloji kadim ve önemli bir alandır. 1920’lere kadar da bu önemini korumuştur. Bu tarihten sonra değişimi ortaya çıkaran ise, her biri bilginin araştırılmasında önemli bir dönüşüme sebep olmuş birbirinden çok farklı üç gelişmenin bir araya gelmesidir. Birincisi, Platon ve Aristoteles’ten beri düşünürlerin varsaydığı gibi, bilginin ne kesin ne de değişmez olduğunun farkına varılmasıyla ortaya çıkan krizdir. İkincisi, felsefeyle akademik olarak ilgilenenlerdeki artan mesleki dar görüşlülük ve bununla bağlantılı olan, psikoloji ve sosyoloji gibi –başlarda geliştirilen epistemoloji kuramlarında önemli rol oynayan– disiplinlerin bir şeyin içyüzünü anlama noktasında sunabileceği hiçbir ilgi çekici kavrayışın olmadığı şeklindeki inançtır. (Daha sonra bu dar görüşlülük, “bilgi problemi”ni meslekten filozoflara devretmeye dünden razı olan diğer alanlardaki bilim insanlarının safiyane kurnazlıklarıyla desteklendi.) Sonuncu ve daha korkunç gelişme ise (özellikle İngilizce konuşulan dünyada) bilginin doğasının, onun mevcut en güzel örneği olan doğa bilimlerine karşı mutlu bir cehalet içinde kalınsa bile yine de kavranılabileceği düşüncesine yönelik artan eğilimdir.

  • Hz. Ayşe’nin Minderi

    Bu kitaptaki amacım Müslümanların görsel tasvirlere yönelik tavırlarını araştırmak; görsel nesnelerle tasvirlerin çeşitli Müslümanlık bağlamlarında bu-güne kadar ve halen nasıl anlaşılıp algılandığını kavramsallaştıran stratejiler sunmak. İnsanların görsel dini nesneyle karşılaştıklarında ne gördükleri, algıla-dıkları ve buna ne tepki verdikleriyle ilgileniyorum. Kitap boyunca Müslümanların bilinçli olarak temsili bir dini sanatlarının olmadığını düşündükleri bağ-lamlarda algının doğasına dair açıklamalar öneriyorum; bu analiz üzerinden din, sanat ve algılama arasındaki ilişkilere dair daha geniş meseleler hakkında düşünüyorum. Başlangıç tezim görece açık, yenilikçi olduğu da pek söylenemez: İslami görsel sanatların tek kabul edilebilir formlarının mimari ve kaligrafi olduğu konusunda genel bir kanı vardır. Bu görüşe göre Hz. Muhammed’in hayatı üzerine illüstrasyonlu kitaplar, Fârisî dünyada dini kişiliklerin musavver temsil geleneği ve birkaç ünlü caminin süslemeleri gibi dikkate değer istisnaların dışında İslam dünyasında çok az resimli dini sanat örneği vardır. Bununla birlikte, Müslümanlar ilahi olanın insan yapımı nesnelerde bulunabileceğini inkar etse de görsel dini sanatlar (ki tasviri sanatlar bunun bir alt kümesidir) İslami toplumda yaygın olarak bulunur. Modern çalışmalar bu olguyu tanımladı fakat altında yatan tarihi ve felsefi sebepleri layığıyla bulmakta başarısız oldu.

  • Küreselleşmenin Kısa Tarihi

    “Küreselleşme” uzun süre sadece çağdaş durumun teşhisine yönelik bir kavramdı. Başlangıçta çok dikkate alınmayan ve sadece ekonomi uzmanlarının özel yayınlarıyla sınırlı olan bu kavram, 1990’lı yıllardan bu yana şaşırtıcı bir kariyer yaşadı. Pek çok dilin kelime dağarcığına eklendi. Çeşitli bilim dalları onu üst kategori (Le-itkategorie) haline getirdi. Küreselleşme veya küresellik, küresel tarih veya küresel kapitalizmle ilgili literatür günden güne artmaktadır. Halihazırda küreselleşmenin semantik ormanında koridor açmak için bir izci kıla-vuzuna ihtiyaç vardır. Ancak –derin bir anlama sahip olduğu görüntüsü, hakkındaki şüpheci soruları savuştur-duğu sürece– bu kavram, tam anlamı hususunda kaygılanılmasına gerek duyulmayan lafzi bir gösteriş malze-mesi olma tehlikesini taşır. Ancak şimdi “küreselleşme”ye gösterilen bu genel teveccüh esasen bir düşünce zaafının belirtisinden daha fazlasına işaret eder. Kavram rakipsiz bir şekilde meşru bir yeri doldurmaktadır: Bu çağa bir isim vermektedir. Son yıllarda mevcut çağa damgasını vuran durumu özlü bir şekil de ifade etmek kolay olmadı. Son yüzyılın ellili yıllarında kimileri “atom çağı” demek için can attı. Altmışlı ve yetmişli yıllarda bazıları kemale ermiş “endüstri toplumu”ndan, diğerleri “geç kapitalizm”den bahsederken seksenli yıllarda “risk toplumu” çok yankı yaptı. “Post-modern” de moda oldu, ancak somut bir şey ifade etmediği için toplumun genel bilincine yerleşemedi. “Küreselleşme” ise daha başka kalibrede bir kavramdır.

  • Yönetici Goethe

    "Yönetici Goethe" dünya tarihinin ender görülen çok yönlü şahsiyetlerinden biri olan Johann Wolfgang von Goethe’nin hayatını idarecilik, çalışma disiplini, ev idaresi ve sosyal münasebetler yönünden ele almaktadır. Edebiyattan bilime, fizikten madenciliğe, mimariden inşaata, kimyadan anatomiye, iktisattan askeriyeye kadar pek çok farklı alana ilgi duymuş ve/veya o alanda çalışmış olan Goethe tüm bu faaliyetlerine dair pek çok kayıt ve evrak bırakmıştır. Bu kayıt ve evrak bugün Weimar’da bulunan Goethe ve Schiller Arşivinde hâlâ araştırmacıların hizmetine sunulmaktadır. Bu arşiv kaynak alınarak Goethe’nin gezileri, iktisatçılığı, yazarlığı, madenciliği vs. pek çok farklı konuda müstakil ve teferruatlı çalışmalar yapılmış olup yazar Georg Schwedt, Goethe’nin kimyacılığı, seyahatleri ve doğa bilimleri alanındaki araştırmaları gibi muhtelif konularda eser vermiş bir yazardır.

  • Osmanlı İmparatorluğu’nda Taşra Elitleri

    “Taşra elitleri” kavramı Osmanlı bağlamında kullanıldığında ilk akla gelen ayan olacaktır, yani 17. yüzyıl sonlarından 19. yüzyıl başlarına kadar Osmanlı vilayetlerinde hakim unsur olan Müslüman ileri gelenler. Bununla beraber, “Osmanlı İmparatorluğu’nda Taşra Elitleri” konulu Girit Halcyon Günleri Sempozyumu’nda (Resmo, 10-12 Ocak 2003) sunulan yirmi bir tebliğ, 15. yüzyıldan 20. yüzyıl başlarına uzanan geniş bir döneme ilişkin muhtelif konuları ele alarak “taşra elitleri”nin anlamını genişletip ayanlığın ötesine taşımıştır. Elit çalışmaları, sanayi toplumlarına ve sanayi-sonrası toplumlara özel bir atıfla, daha ziyade sosyoloji ve siyaset bilimi alanlarında gelişmiştir. “Elit” kavramı hakkında söylenebilecek ilk şey bunun biraz müphem bir kavram olduğudur. Kavramın üç temel anlamını özetle şu şekilde ifade edebiliriz: i. insan faaliyetlerinin her alanında “üst sınıf”, ii. gücü elinde tutanlar, iii. düşünce ve faaliyetleri en çok itibar görenler. Elit, tanımı gereği azınlık bir grubu ifade eder, zira bu gruba toplumun üst tabakasına mensup oldukları düşünülenler dahildir; ancak bu, toplumsal bir sınıf değildir. Aslında “elit” kavramı Marksist sınıf analizine bir tepki olarak doğmuştur: Sınıf kavramının çağrışımları öncelikle iktisadi iken elit kavramı büyük ölçüde siyasi güce atıfta bulunur. Bununla beraber bu iki kavram bir noktada kesişir ve 20. yüzyıl içerisinde Marksist ve elitist yaklaşımlar bir dereceye kadar iç içe geçmiştir.

  • Üniversiteler ve Bilgi Avrupası

    Bu kitap hem yükseköğretimin Avrupalılaştırılmasının bir polisiye romanı, hem de politika değişiminin akademik çalışması olmayı hedeflemektedir. Bu doğrultuda, konunun hükümetlerin önüne geldiği andan Bologna sürecine kadar giden yoldaki tüm ayrıntılarıyla bir Avrupa yükseköğretim fikrini takip eder. Hemen tüm uzman ve düşünürlerin inandığı üzere Avrupa Topluluğu’nun (AT) Erasmus programı bir atılım meydana getirmiştir. Ayrıca Bologna süreci, hükümetler, üniversite ve öğrenci yapıları için öncekilere göre daha iyi bir dayanak oluşturan bir yeniliktir. Bu tespit şunu gösterir ki, politika kapasitesinin azaldığı yerlerde bile bu istek bir şekilde kendini her zaman diri tutmuştur. Esas mesele bunun niçin böyle olduğunu anlamaktır. Bu tespit, yükseköğretimde AT veya AB’nin rolü fikrine inatçı bir şekilde adanan aktörler tarafından oynanan kısmı da dâhil, siyasetin ve sürecin fırsatları ve kısıtlarıyla ilgili politika sonuçlarını anlamak için bizi cesaretlendirmektedir. AB klasik bir hükümet şekli olmamasına rağmen, onun gündeme getirilen veya rafa kaldırılan bir konuyu devreye alma hususunda teşhis edilebilir politika-oluşturma süreçlerini kullanan özel bir bağlamda ve özel kurumsal konfigürasyonlarda siyasete hayli tanıdık bir tarafı vardır. Bu çalışma, gözlerden uzaktaki gündem belirleme sürecini ve alınacak kararlardan önceki politika dönüşümlerini etkilediği için AB’de politika belirleme siyasetini öne çıkarmayı amaçlamaktadır.

  • Alman İdealizmini Anlamak

    Alman İdealizmi 1781’de, Kant’ın "Saf Aklın Eleştirisi"nin yayınlanmasıyla başladı ve elli yıl sonra, Hegel’in ölümüyle son buldu. Aradaki yarım asır hiç şüphesiz felsefe tarihindeki en önemli ve en etkili zaman dilimlerinden biriydi. Bu dönemin filozofları ve geliştirdikleri fikirler felsefenin bütün alanlarını kökten değiştirdi ve hem beşeri bilimler hem de sosyal bilimler alanlarında hâlâ hissedilen bir etkiye neden oldu. Kant, Fichte, Schelling ve Hegel –en önemli dört Alman İdealisti–, Marx’a ve Kierkegaard’a, fenomenolojiye ve varoluşçuluğa, eleştirel teoriye ve postyapısalcılığa giden yolu açtılar ve bunu yaparak, çağdaş sosyal ve siyasal teoride, din araştırmalarında ve estetikte hâlâ hayli görünür olan bir iz bıraktılar. Öte yandan, başta Yeni-Kantçıların, mantıksal pozitivistlerin ve Bertrand Russell’ınkiler olmak üzere, Alman İdealizmine verilen tepkiler de analitik felsefenin kurulmasında etkili oldu. Analitik felsefe bugün de Avrupa felsefe geleneğini gittikçe daha incelikli bir biçimde kavrayarak ondan faydalanmaktadır. Dolayısıyla Alman İdealizmi hem kıta felsefesinin hem de Anglo- Amerikan felsefenin kökeninde yer almaktadır. Alman İdealizmi olmasaydı, ne 20. yüzyılın büyük kısmında felsefe disiplinini şekillendiren bu keskin hizipleşme, ne de günümüzde bu verimsiz entelektüel hizipleşmeyi anlayarak aşmak yönündeki umutları besleyen kaynaklar olurdu.

  • Cihan Harbi ve Yeni Filistin

    Elinizdeki kitap, Filistin’in tarihine, klasik bir “Arap-Yahudi” çatışması yerine tam da yukarıdaki satırlarda değindiğim gibi nisbeten ihmal edilmiş bir açıdan farklı bir pencere açıyor. Ele aldığı arşiv belgeleri, yerel tarih çalışmaları, özel aile evrakları gibi özgün materyallerle ortaya ilgi çekici bir tablo koyuyor. Muhammed Behçet ve Refik Temimi isminde iki Osmanlı memurunun hazırladığı kapsamlı bölge araştırmasından yola çıkarak Filistin’in etnografik yapısının ve bölgenin “Osmanlı Filistini” kimliğinden koparak yeni ve müstakil bir Filistin oluşuna giden karmaşık sürecin izlerini sürüyor. I. Dünya Savaşı’nın yıpratıcı günlerinde Filistin’in içinden geçtiği süreçleri, merkeze sadık ancak merkezin mutlak hâkimiyeti olmaksızın Osmanlı’ya tutunma çabalarını, olaylara bakışta ortaya çıkan merkez-taşra farkının yaşanan kopuş sürecindeki etkilerini, Osmanlı’nın bölge siyasetinin bölgedeki yansımalarını, korkulan kopuşa mani olmak için ortaya konan ve en temelde merkezle ilişkiyi güçlendirmeye dönük modernleşme politikalarını ve bunların Yeni Filistin’in teşekkülündeki kentsel ve toplumsal yansımalarını, Filistin toplumunun farklı unsurlarının kendi içlerinde yaşadıkları mücadeleleri, zihni değişimleri bir belgesel roman tadında okuyucuyla buluşturuyor.

  • Bilâd-ı Şam’da Osmanlı İktidarı ve Yerel Güçler

    Bu çalışmanın esasını, Osmanlı Bilâd-ı Şam’ının sahil kesiminde yer alan Sayda eyaletinde yaşamış yerel güçlerin tarihi hakkında, 2011-2018 seneleri arasında hazırlanmış olan doktora tezi oluşturmuştur. Sayda eyaleti gibi farklı dinlere ve etnik kimliklere sahip toplumların yaşadıkları bir bölgede etkin olan yerel güçlerin tarihini araştırmak, araştırmada karşılaşılan meselelere getirilen mevcut çözümleri güncellemek veya yeni çözümlerin arayışına girmek, ilgili kaynak ve literatürü iyi tanımayı gerektirir. Türkiye’de bu gibi konularda araştırma yapıldığında karşılaşılacak güçlüklerin başında ise, bölgenin yerel tarih kaynaklarına ulaşma konusunda yaşanan zorluklar gelmektedir. Bu güçlükleri aşabilmek adına ülkemizde ulaşılamayan yerel kaynakların ve literatürün temin edilmesi için Ürdün ve Lübnan’a iki araştırma seyahati yapılmıştır. Bu kapsamda, Ürdün Devlet Üniversitesi’nin kütüphanesinde 2015 senesinin yaz mevsiminde bir aylık araştırma dönemi geçirildi. 2017 senesi bahar mevsiminde ise Lübnan’da üç ay süren bir araştırma yapıldı. Lübnan’da geçirilen zaman zarfında Sayda, Beyrut ve Trablus’taki yerel kaynaklara ulaşma fırsatı yakalandı. Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin kütüphanelerinden yararlanıldı ve bölgedeki uzmanlarla fikir alışverişinde bulunuldu.

  • Türk Dünyası ve Göç

    Türk Dünyası ve Göç, Türk dünyasında göçün tanımlanması, göçün nedenleri, kültüre ve kimliğe etkileri, yeni coğrafyalarda yaşanılan zorluklar, diaspora, göç veren ve göç alan ülke ile ilişkiler, göçmenlerin sorunları, beklentileri, çözüm önerileri, küresel ve bölgesel aktörlerin göçe etkileri, sivil toplum kuruluşlarının göç konusundaki çalışmaları, ülkelerin göç ve göçmen politikalarının değerlendirilmesi konularını içerecektir. Çalışma, Türk dünyasında gerçekleşen göçler hakkında tarihsel bilgi vermeyi, göçü bizzat yaşayanların anılarına yer vermeyi amaçlamaktadır. Uzun yıllardır dış göç alan ülkemizde son yıllarda, göç üzerinde pek çok çalışma yapılmaktadır. Türkiye’ye gerçekleşen göç literatürüne önemli bir katkı sağlayacak olan bu çalışma kapsamında Batı Türkistan ve Doğu Türkistan’dan göç, Bulgaristan Türklerinin göçü, Ahıska Türklerinin göçü, Tatar ve Başkurtların göçleri, Kafkasya’dan göçler, Avrupa’ya göçler ve yaşananlar üzerinde durulacaktır. On beş makaleden oluşan bu çalışma bir referans kitap olma amacını taşımaktadır. Bu amaca uygun olarak konusunda uzman, kendisi ve/veya ailesi bu göçü bizzat yaşamış akademisyenlerin makaleleri kitap içinde yer almıştır.

  • Nitel Araştırma Nasıl Yapılır?

    Nitel araştırma hipotezden bulguya nadiren dosdoğru bir yol izlediğinden, kitap içinde zikzaklar çizmek ayrıca işe yarayabilir. Gördüğümüz gibi, bu bir engelden ziyade sahada yeni fikir ve fırsatlar doğdukça çalışmanıza yeniden yoğunlaşmanız için bir şanstır. Sonuç olarak, çoğu okuyucu bir vesileyle kitabın içinde geriye ve ileriye doğru gitmek isteyecektir. Bunun yerine, kitabı baştan sona gözden geçirip devamında araştırmanızın muhtelif aşamalarına hitap eden belirli bölümleri daha ayrıntılı bir şekilde incelemek isteyebilirsiniz. Bu kitaptaki örnek ve alıştırmalar yeni başlayanlara sınavlarda doğru cevaplar verme yeteneği kazandırmaktan ziyade, pratik beceriler kazanmalarına imkân sağlamak için tasarlanmıştır. Alıştırmalar, çoğunlukla bulundukları bölüme denk gelen araştırmanızın seviyesine göre değişiklik gösterir. Dolayısıyla, kitap boyunca gezinirken veya onu hızla tararken, danışmanınızdan geri bildirim ve tavsiye alarak çalışmanızın ilgili aşamasındaki alıştırmalara dönmeniz daha mantıklı olacaktır.

  • Özgürlüğün Anlamı

    Özgürlük sorunu gibi karmaşık bir soruna yaklaşmanın muhakkak ki birçok yolu vardır. Elinizdeki çalışma, dolayısıyla, bu mümkün yollardan yalnızca bir tanesini temsil etmektedir. Bu çalışmada, olabildiğince, özgürlük sorununu felsefesinin merkezine yerleştirmiş filozoflara yönelerek onların fikirlerini teşrih masasına yatırmak şeklinde bir yol izlemeye çalıştım. Daha spesifik olarak, mevcut çalışma, felsefe tarihinde (Platon’dan Sartre’a) ortaya konmuş başat özgürlük tasavvurlarını eleştirel bir diyalogla incelemeye ve tartışmaya teşebbüs etmektedir. Ama aynı zamanda bu diyalogdan hareketle özgürlük fenomenini ve sorununu en önemli ve somut veçheleri itibarıyla yakalayabilmek ve yorumlayabilmek gibi bir amaç gütmektedir. Özgürlük “fenomenini” felsefi olarak anlamaya ve tasvir etmeye çalışmanın yanı sıra, modern süreçte özgürlük tecrübesinin nasıl bir dönüşüm geçirdiği de dikkatimizin odağında olacak. Bu çerçevede, bazı düşünürler özellikle önemli hale gelmektedir. Mesela, modernitenin şafağında Bruno ve Descartes, geç modern dünyada ise Jean-Paul Sartre.

  • İslam’da Bilimin Yükselişi

    M.S. 800 ile 1450 arasında, günümüzde “müspet ilimler” (exact sciences) olarak adlandırdığımız bilimsel çalışmaların en önemli merkezleri, çok uluslu İslam dünyasın içerisinde yer almaktaydı. Bu isimle anılan bilimler, aritmetik, geometri, trigonometri ve bunların uygulama alanlarını içermekteydi. Astronomi, astroloji, coğrafya, haritacılık ve optik bu uygulama alanlarının en önemlilerinden birkaçıdır. Sekizinci ve dokuzuncu asırlarda, Yunan biliminin yekûnu, tıp ve felsefe ile Hint ve İslam-öncesi Pers bilimleri, Pehlevîce, Sanskritçe, Yunanca ve Süryaniceden yapılan zahmetli tercümeler sonucunda İslam medeniyetince benimsenmiştir. Ayrıca bu süreçte Arapça, asırlar boyunca devam eden zengin ve aktif bir bilim ve felsefe geleneğinin dili haline gelmiştir. On birinci ve on ikinci yüzyıllarda, birçok Arapça bilim eseri ve Yunanca bilim ve felsefe eserlerinin Arapça versiyonları Latinceye tercüme edilerek Ortaçağ Latin kültürü tarafından benimsenmiştir. Bu tercümeler, Avrupa’daki “12. yüzyıl Rönesansı”nın ortaya çıkışında büyük bir öneme sahiptir. Bununla beraber, 16. asırdaki Rönesans sırasında da müspet ilimlerin gelişiminde önemli rol oynamıştır. Ancak, İslam dünyasındaki bilimsel başarıların yalnızca küçük bir kısmı Ortaçağ Avrupası’na taşınmıştır. Şüphesiz, İslam dünyasındaki bilimsel teşebbüsler, İslam kültürünün kendine özgünlüğü bağlamında başlı başına araştırılmayı bekleyen önemli bir konudur.

  • Küresel Tarih Nedir?

    C. A. Bayly, biraz da provokatif bir biçimde, “Artık bütün tarihçiler dünya tarihçisidir” der ve ekler, “Fakat çoğu bunun henüz farkında değil.” Gerçekten de küresel tarihin ya da dünya tarihinin son zamanlarda yükselişte olduğu konusunda hiç şüphe yoktur. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve İngilizce konuşulan diğer ülkelerde, küresel tarih konusu, tarih disiplini içinde son on yıllarda en hızlı büyüyen alandır. Bu akım, küresel tarihin yükselişte olduğu ve genç kuşak tarihçilerin ilgisini çektiği Avrupa ve Doğu Asya’da da takip edilmektedir. Bu konuda yayınlanan dergiler ve yapılan toplantılar artık her yerde yaygınlık kazanmıştır ve “küresel boyutlar” çoğu yerde başarılı proje tasarılarının neredeyse zorunlu bir parçası haline gelmiştir. Fakat küresel tarihin popülerliğindeki bu artış gerçekten de her tarihçinin bir küresel tarihçi olduğu anlamına gelir mi? Peki küresel tarihi bu kadar popüler yapan nedir ve bu akım neden şimdi gündeme gelmiştir? Bu yükselişin birden fazla nedeni vardır. Bunlardan en önemlisi, ilk olarak Soğuk Savaş’ın sona ermesini, ikinci olarak ise 11 Eylül 2001 olaylarını takip eden küresel süreçlere olan yoğun ilgidir.

  • Derviş Zaim Sinemasına Tersten Bakmak

    Derviş Zaim, sinemasında zor olana taliptir, Türk sinemasında çok da fazla örneği olmayan, gelenekle irtibat kurmaya çalışan bir film dili üzerine kafa yorar. Ebru, hat, minyatür, gölge oyunu gibi geleneksel sanatlardan ve bu birikimin anlam dünyasından yola çıkarak yeni bir sinema dili inşa etmeye çalışır. Bunu yaparken bir taraftan gelenek üzerine kafa yorar bir taraftan da modern olana kayıtsız değildir. Doğu ile Batı arasında kalmış olmanın, bu gerilimli etkileşim alanının imkânları üzerine düşünür. Seçtiği konudan tutun da karakterlerine, kurgu tercihlerinden oyuncu yönetimine kadar sinemasının her alanına nüfuz eder bu arayışı. Zaim’i ayrıcalıklı kılan yönlerinden biri de sinemasının pratiği kadar teorisi üzerine de kafa yormasıdır. Bu teorik çabası, öne çıkardığı kavramlarla Zaim sinemasının katmanları yoğunlaşır ve dolayısıyla filmlerini okumak/anlamak isteyenlerden daha büyük bir dikkati talep eder. Bilim ve Sanat Vakfı’nda düzenlenen “Dünden Bugüne Derviş Zaim Sineması” programı kapsamında, “Derviş Zaim Sinemasına Testen Bakmak” başlıklı kapalı bir oturumda, yönetmenin sineması üzerine çalışan akademisyen ve yazarların bir araya gelerek yaptığı tartışmalar bu manada önemlidir.

  • Karagöz'den Günümüze Temaşa

    Osmanlı’da geleneksel temaşa sanatlarının uzun ve köklü bir geçmişi vardır. Özellikle Ramazan aylarında geleneksel semtlerde eğlence kültürünün bir parçası haline gelen temaşa sanatları beraberinde kendine ait bir gösteri kültürünün, mekânların, hikâyelerin ve sanatçıların da yetişmesini sağlar. 19. yüzyılda önce tiyatro, sonrasında da sinematografın öncülleriyle birlikte temaşa sanatları da dönüşmeye başlar. Orta oyunu ve meddahlık tiyatro ile karışarak tuluat isimli yeni bir performans sanatına evrilir. Sinematografın çıkmasıyla birlikte temaşa sanatları ise gerilemeye başlar. Osmanlı’nın son döneminde bu yüzden de siyasi, ekonomik ve sosyal değişimlerin bir tezahürü temaşa kültürüne de yansır. Bu kültürün en sembolik figürü Karagöz’dür. O dönemde yayınlanan gazetelerde insanlar yeni icad olunan aygıtın yaygınlaşmasını Karagöz karikatürlerini konuşturarak anlatır. Karagöz bir tasvirin ötesine geçerek değişen kültürün de ifade aracına evrilir. Biz de bu amaçla sinemanın bu topraklardaki yolculuğunu anlatırken Karagöz’ün kültürümüzdeki yerleşik ve sembolik değerini kullanmak istedik. Karagöz’ün öncülüğünde meddah, orta oyunu ve tuluat sanatçılarının oluşturduğu kültürün yıllar içerisinde sinematograftan dijitale doğru evrilen yolcuğuna ışık tutmayı arzuladık.

Yeni Çıkanlar

Medeniyetlerin Ben-idraki
Ahmet Davutoğlu

Son dönemde en çok kullanılan ama üzerinde en az tefekkür edilen kavramların başında medeniyet ve onunla irtibatlı tanımlamalar gelmektedir. Bu kitap, kapsayıcılığı, bütüncül niteliği ve oluşturduğu geniş anlam haritası ile son derece önemli bir muhteva barındıran medeniyet kavramı ve teorisi etrafında bir zihnî yenilenme gerçekleştirebilmek amacıyla kaleme alınmıştır.

Medeniyet Dönüşümü
Ahmet Davutoğlu

Bugün Müslüman toplumların aydınları ve siyaset yapımcıları bu yüzleşmeyi düşünce özgürlüğü içerisinde rasyonel ve samimi bir şekilde gerçekleştirmekle sorumludurlar. Bu kitap böylesi bir yüzleşmeyi yapabilmek amacıyla daha Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında kaleme alınmıştı. Şimdi Türkçe olarak yayınlanan bu eserin, son çeyrek asırda zarureti daha da belirginleşen böylesi bir yüzleşmeye katkıda bulunacağını ümit ediyoruz.